Dijital Medya Platformu

DÜŞMÜŞLÜK KARŞISINDAKİ KAYGI PROBLEMİ -1

0 383

Ancak bir insan, varlığın anlamına ilişkin soruya bir cevap verebilir.

Tuba İlhan Felsefe / Yazar

GİRİŞ

 

Martin Heidegger 26 Eylül 1889’ da Almanya’da (Messkirch) dindar bir babanın oğlu olarak dünyaya geldi. Cizvitlerin yanında başlayan eğitimine, Katolik teoloji ile davam etti. 1911’den itibaren tamamen felsefeye yönelerek teolojiden uzaklaşmaya başlar. İlgi alanı artık felsefe, insan ve doğa bilimleri olmuştur. Alman şairlerinden Hölderlin; Rilke, Gerg Trokl, romancılarından; Dostoyevski, felsefecilerden; Sörn Kierkegaard ve F. Nietzsche’nin eserlerine ilgi duyar.[1]

Kierkegaard ve Hegel ontolojisi okuması onu varlık üzerine düşünmeye yöneltir. Bu dönemde Husserl fenomenolojisi üzerine çalışmaktaydı. Heidegger; Kierkegaard, Dostoyevski, Nietzsche’den aldığı ilham ve hocası Husserl’den etkilenerek varlık ve zaman sorusuna doğru cevabın tarihsel problem çerçevesinde ele almaya yönelir. Varlığın anlamının doğru yorumunu araştırmak için, başata Aristoteles olmak üzere Grek felsefesinden günümüze kadar yapılmış varlık yorumlarıyla ilgilenir.[2]

Husserl’in açtığı fenomenoloji yolundan gidenlerin başında hiç kuşkusuz Heidegger bulunur. Heidegger’in fenomenolojik gelenek içinde yer almasına, bu geleneğin en önemli isimlerinden biri olmasına rağmen, ilgilerin baştan sona farklılık gösterdiği söylenebilir. Gerçekten de ilgileri daha ziyade metafiziksel olan Heidegger, henüz bir teoloji öğrencisiyken Aristoteles gibi “varlığın çok farklı türden şeylere ve farklı anlamlarda yüklenmesinden hareket ederek, onun en temel anlamının ne olduğu sorusuyla ilgilenmiştir.” [3] Onu fenomenolojik gelenek içinde oturtan şey de işte bu durumdur. Yani onun düşüncesi ve yaklaşımını özgün kılan şey, fenomenolojik yöntemi varlık problemine uygulamasıydı. Heidegger’de bu yüzden bir varlık fenomenolojisi hâkim olduğunu söyleyebiliriz.

 

Heidegger, insan varoluşunun fenomenolojisine geçmeden önce “varlığın anlam”ının ne olduğu sorusunu sorar. Başka bir deyişle, insan varlık sorusu üzerinden giden ve bu bağlamda söz konusu sorunun genel olarak varlığın kendisiyle olduğu kadar insanın kendisiyle de ilgili bir soru olduğunu ima eden Heidegger, önce hiçbir şeyin olmaması yerine bir şeylerin var olmasının ne anlama geldiğini ifade eder.[4] Heidegger şu halde Varlık sorusunu kendi varlığının bir şekilde ihtiva olduğu bir soru olduğunu gösterir. Varlığın hayatla iç içe girmiş olması, Varlık sorusunu kişinin kendi varlığını da içeren bir soru haline getirir.

Heidegger’e göre, biz varlığa yönelik yapacağımız soruları ancak bir insana sorabiliriz, çünkü ancak bir insan, varlığın anlamına ilişkin soruya bir cevap verebilir. Dolayısıyla burada sorgulanılan insandır, yani bizizdir.[5] Varlığın anlamına ilişkin bir araştırma o halde ancak insan üzerinden sorulup analiz edilebilir, çünkü Varlığın anlamı açığa çıkartılabilecek yegâne varolan insandır. Heidegger her türlü ontolojik ön yargıdan sakınmak için “insan” kavramı yerine “Dasein” ifadesini kullanır, ilk insan bir Dasein’dır, bir “orada” varlıktır. “Da” sözcüğü Alman dilinden orada anlamına gelen bir gösterme zamiridir. “Sein” sözcüğü de aynı dilde varlık demektir. İnsan varlığı bir “orada” varlıktır.[6]

VARLIĞIN ANLAMI PROBLEMİ

Heidegger, Varlık ve Zaman” adlı başyapıtında varlığın anlamını sorgulayarak başlar. O, varlığın anlamının Antik Yunan’da kullanılan anlamında tamamıyla farklılaşmış bir anlamaya dönüşmüş olmasını eleştirirken günümüzde “Varlık” ile ilgili sorulan tek sorunun “Varlık nedir?” sorusu olduğunu ifade eder.[7] Ona bu soru varlığı ortaya koymakta çok yetersizdir. “Varlık nedir?” sorusu yerine “Varlığın anlamı nedir?” sorusuna bırakılmalıdır ki Heidegger’in de başyapıtında yapmaya çalıştığı şey budur.

“Varlık ve Zaman” adlı başyapıt, Platon’un Sofist diyalogundan yapılmış bir alıntıyla başlar. Bu diyalog Heidegger’in yapmaya çalıştığı ilk şeyin varlık sorunun zorunlu bir açıklamasının yapılması gerektiğinin işareti olmuştur:

“Açıkça anlaşılıyor ki, “varolan” ifadesini kullanırken, tam olarak ne demek istediğini uzunca zamandan beri biliyorsunuz ve hatta ona aşinasınız. Bir zamanlar biz de biliyorduk, ama artık tereddüte düşmüş durumdayız.”[8]  

Heidegger, Varlık sorusunun günümüzde unutulmuş olduğunu ifade eder. Onun tüm çabası da varlık üzerine yeniden düşünmektir. Batı metafiziğinin karşısında yer alan Heidegger, “Varlık” ifadesinden her zaman mevcut anlamındaki bir varolan-varolma anlaşılmaktadır. Oysa Heidegger’e göre “Varlık” bir varolana indirgenemez. Ve bu anlamda aslında “Varlık” dendiğinde kastedilen şeyin ne olduğu hiç de açık değildir. Tam tersine o kavramların en karanlık olanıdır.[9]   

Heidegger bizden Varlığa ilişkin sorunun yeniden sorulmasını talep etmektedir. Çünkü “Varlık” bir varolan olarak ele alındığında, varlık tam olarak anlaşılmamaktadır. Bu yüzden varlığın üstü hep örtük olarak kalmıştır. “Varlık nedir?” sorusuna baktığımızda felsefe tarihinde görüldüğü üzere cevap olarak da her zaman mevcut olan bir şey verilmiştir .(İdea, Tin, Tanrı, Töz, Monad, Madde, Ruh gibi) Dolayısıyla soruya ilişkin her yeni cevap, Varlık meselesini daha karanlık, anlaşılmaz ve çözümsüz hale getirmiştir.[10] Varlık sorusu açımlanmaya çalışılırken her yeni bir fikirle beraber Varlığın üstü daha da örtük hale gelmiştir. İşte Heidegger’in iddiası yeni bir başlangıç yapmak suretiyle, Varlığa ilişkin soruyu yeni baştan formüle ederek, “Varlığın anlamına” ilişkin soru olduğunu ileri sürmektedir. Böylelikle “Varlığın anlamı nedir?” sorusuyla klasik metafiziği, Varlığın varolana indirgeme yöntemine kurtulduğunu düşünen Heidegger, böylece Varlığın kendisini görünür kılabileceğini umar. Daha önce de ifade ettiğimiz gibi bu varlığın anlamına yönelik soru ve sorgulamaya da insana yani bizlere düşmektedir.

İnsan ve varlığa ait şimdiye kadar yapılmış bütün metafiziksel belirlenimleri fenomenolojik tarzda paranteze alan Heidegger, böylelikle temiz bir zemin üzerinden (Dasein zemini), Varlık sorusunu yeniden formüle edebileceğini düşünür. Heidegger’e göre Varlığa ilişkin soru, böylelikle Dasein üzerinden fenomenolojik bir biçimde açığa çıkartma olanağına sahiptir.[11] Varlık Heidegger’in gözünde ancak Dasein tarafından ve Dasein aracılığıyla görünür kılınabilir. İşte bundan sonraki mesele, Dasein’in hangi koşullarda ve şartlarda varlığın anlamına ilişkin bir açımlamayı sergileyebileceğidir.

Dasein, başka bir söylemle kendini, “onlar”(Das Man) olarak Dasein ne tür varoluşsal yapıya sahiptir? Das Man nasıl bir ruh durumunu, anlamaya, yorumlamaya ve konuşmaya sahiptir? Dasein’in günü-birliktelik varlığı, kendini boş konuşmada (söylemde), belirsizlikte, meraklılıkta, düşüşte ve atılmışlıkta ortaya çıkarır.[12]

Dipnotlar:

[1] Nedit Ucaman, “Heidegger Felsefesinde Dasein’ın Ontolojik Karakteri ve Hermeneutik Daireye Müdahale Girişimi”, (Mersin Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Felsefe Anabilim Dalı, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Mersin 2004), s.128.

[2] A.g.e. s.29.

[3] Ahmet Cevizci, Felsefe Tarihi, Say Yayınları, İstanbul 2009, s.1123.

[4]Ahmet Cevizci, a.g.e. s.1125.

[5] Adnan Esenyel, “Varlığa İlişkin Otantik Bir Yorumun Olanağı Olarak Ölüm” , ÖZNE Dergisi “Heidegger”, 16. Kitap Bahar 2012. s.43.

[6] Dilek Tepeli, Kierkegaard ve Heidegger’de Kaygı Kavramlarının Karşılaştırılması, Gazi Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Felsefe Anabilim Dalı, Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi, Ankara 2010, s.16.

[7] A.g.e. s.45.

[8] Martin Heidegger (çev. Kaan H.Ökten), Varlık ve Zaman, Agora Kitaplığı, İstanbul 2011. s. 1.

[9] A.g.e. s.3.

[10] Adnan Esenyel, a.g.e. s. 42.

[11] A.g.e. s.43.

[12] A.Kadir Çüçen, Martin Heidegger: Varlık ve Zaman, Sentez Yayıncılık, İstanbul 2012, s.77.

Yorumlar

Bu web sitesi deneyiminizi geliştirmek için çerezleri kullanır. Bununla iyi olduğunuzu varsayacağız, ancak isterseniz vazgeçebilirsiniz. Kabul etmek Mesajları Oku