Dijital Medya Platformu
Banner Before Header

Mardin Artuklu Melikleri Tarihi Yazı Dizisi-3

0 30

Mardin’de dahi hangi yöne göz atılsa, eski insanlardan geriye kalan eserler kendisini gösterir.

NÂŞİR’İN ÖNSÖZÜ-1

 

               H.1292 (M.1875) senesinde hava değişimi için memleketim olan Diyarbekirden, Mardin’e gitmiştim. Gerçekten Mardin’in tertemiz su ve havası, insana can veren manzaraları, az bir süre içinde sağlık kazanmama sebep oldu. H.1295 (M.1878) senesine kadar, tam olarak üç sene müddetle, Mardin’de ikâmet ettim. Zirâ o esnada, vatanımın kendisiyle övünülen kişisi olan, fazîletli insanların baş tâcı Said Paşa hazretleri, Mardin Mutasarrıfıydı. Büyük dayımız Abdülfettah Fethi Efendi, Mardin Tahrîrât Müdürü ve küçük dayımız Abdülkerim Abdi Efendi, Mardin Rüsûmat Müdürüydü.

               Memleketin erdemli ve yararlı kimselerinden olan Ahmed Hilmi Efendi ise Kasım Padişah Medresesi Müderrisi bulunuyordu[1]. Gece gündüz sohbetimiz şiir ve nesir yazılar hakkında konuşma, görüşmemiz ise manevî konularla nükteli-sanatlı ince sözlerin müzâkeresiydi. Ben ise onyedi yaşlarında işe yeni ve büyük bir hevesle başlayan bir genç olduğumdan, bir taraftan üstâdım olan Ahmet Hilmi Efendi hazretlerinden ilim öğrenmeye çalışırdım. Diğer taraftan da, Said Paşa gibi bir erdemli-üstün kişi ile dayılarım gibi iki edipten, bilgi-kültür kazanmaya ve bu kıymetleri çevirmeye, hayatımda kullanmaya gayret ederdim. Hattâ seçkin ediplerimizden meşhur Şâir Veysi’nin anlatışı herkese benzemeyen, cümlesi muğlak, buna rağmen yazdıkları benzerlerine oranla ustaca ve edibâne “Dürretü’t-Tâc Fî Sîreti Sâhibu’l-Mi’râc” isimli düzgün olarak yazılmış eserini, onların önerisi ve teşvikiyle baştan sona kadar, orada ezberledim.

               Üstâd ve akrabam olan bu dört saygın edebiyatçıdan başka, Mardin’in ne kadar erdemli edipleri var ise, çoğu geceler ve tatil günleri bir araya gelinir, zarif dostluklar ve büyük sohbetler olunurdu. Kış mevsimi, şehrin evlerinde, yaz zamanı köşklerde ziyâfetlerin haddi hesabı yoktu.

               Mardin görülmedikçe, dillerle tarif olunamayacak, her yanı gören yüksekçe bir yer, görkemli bir yüce şehir ve gönlü dinlendiren bir mekândır. O derecede ki, her evinin pencerelerine; cihânı izlettirecek dürbün denilse yeridir. Vapur ile deniz arasında bulunan bir kimse, denizin sonu semâ ve semânın başlangıcının deniz olduğunu hayâl edebilir. İşte bunun gibi, Mardin’de oturan bir insan, önünde bulunan sonsuz sahraya baktıkça, o yüksek mevkiin, bir tarafa dönen sevinçli bakışları karşısında dağlar, tepeler küçülür küçülür. Âdeta zemine serilmiş engelsi bir nokta şeklini alır da, aydınlık bakış onların üzerinden geçip giderek, gökyüzü ve zeminin birbiriyle birleşmiş sanılan en uzak noktalarına kadar dolaşıp süsleyerek ulaşır[2].

               Mardin, Diyarbekir’e onsekiz saat kadar yakın olmakla beraber, Diyarbekir ile maddî ve manevî pek çok bağlantıları vardır. Diyarbekir’in daire şeklinde olan, o azâmetli sağlam sur’u ile Mardin’in hilâl şeklinde olan o kıymetli, sağlam kalesi, sanki cihân tarihinin bir güneş ve hilâlidir. Diyarbekir’in sur ile eski mevkilerinin hangisine bakılsa, geçmiş zamanlardan yadigâr kalmış güzel bir binaya ve üzerinde değer ifâde eden kitâbelere rastlanıldığı gibi, Mardin’de dahi hangi yöne göz atılsa, eski insanlardan geriye kalan eserler kendisini gösterir[3].

               Şu iki eşi ve benzeri olmayan güzellikteki şehir, biri diğerine bu kadar yakın iken; Diyarbekir’de Türkçe, Mardin’de ise Arapça konuşulur. İşte bu iki şehir ahâlisinin zekâsının artmasına yardım eden bir şey varsa o da budur.

               Çünkü Diyarbekir’de oturanlar Mardin’e giderek, kısa sürede Arapça konuşmayı öğrenir. Mardin halkı da Diyarbekir’e gelerek, kısa bir zamanda Türkçe’ye vâkıf olur. Geçmiş İslâm Devletleri hükümdârlarından Mardin’de en çok yönetimde bulunan, Türk boylarından, Artuklu Melikleridir.

               Yönetimleri Hicrî 6. asrın ilk zamanlarında başlamıştır. Cengiz, Hülâgu, Timur gibi her biri birer kan dökücü savaşçı olan ve bunu yapmada kendilerinde hak gören bu musibetler, Mardin Artuklu Melikleri zamanında ortaya çıkmıştır. Öyle olduğu halde onlar, kimisine sertlik ve şiddetle mukabele, kimisine de tatlılık ve yumuşaklıkla muamele etmişler, böylelikle bir hayli büyük belâları atlatmışlardır.

               Yönetimde bulundukları süre Hicrî 9. asırdan sonralara kadar ulaştığından, memleketi idare etme müddetleri, üçyüz seneyi geçmiştir. Böyle, pek çok zaman hükûmet eden bir devlet hakkında vaktiyle Müslüman olan milletlerin hiç birinin dillerinde, özel ve bağımsız bir tarih yazılmamıştır. Artukî devletinin aşağıda sikkelerinde görülecek olan özel işaretlerden anlaşılacağı üzere, Kayıhan soyuna bağlı olup, Osmanlı Devletinden ikiyüz sene önce kurulduğu görülecektir. Eğer Artukîler zamanında Türkçe bir eser yazılacak olsaydı veya yazılmış ise ortaya çıksaydı, millî hazinelerimizi süsleyecek nice nice vezinli ve kâfiyeli sözlere ve eserlere rastlanılacağına kuşku yoktu[4].

               

 

Ali Emiri

MARDİN ARTUKLU MELİKLERİ TARİHİ

Kâtip Ferdî
Naşir: Ali Emirî
Hazırlayan: Y. Metin Yardımcı
Editör: İbrahim Özcoşar-Hüseyin H. Güneş
İstanbul-2006

Dipnotlar:

[1] Bunların dördünün de şiirleri ve biyografileri “Tezkire-i Şuâra Amid” de  yazılmıştır .

[2] Said Paşa hazretleri “Mir’etü’l-İber (İbretler Aynası)” adlı ünlü tarihinde, Mardin hakkında şu açıklamayı veriyorlar: “Mardin şehri “Bilâd-ı Cezire (o şehirlerdir ki Fırat ve Dicle arasındaki yerlerdir.) Ve Diyâr-ı Rabia’dan (uzunluğu Siirt Rakka arası, eni Mardin’den Habur’a kadardır ki Abdüsselâmoğullarının atası olan, Medar İbn-i Nezar’ın kardeşi Rabia’dan esinlenip, bu ismi almıştır.) sayılmış olup, Diyarbekir’e 72 km. mesâfededir. Çöl çevresinin doğu yönünün sonunda bulunan bir şehirdir”. Sözü edilen şehir, yüksek bir dağ üzerindedir. Bu dağa “Cebel-i Ğurâb (Karga Kalesi)” denilir. Şehrin üstten görünen kısmı, denizden üçbinikiyüz (RakıM.1094) ve Diyarbekir şehrinin mevkiinden ikiyüz kadem (ayak anlamıyla birlikte, yarım arşın uzunluğunda bir ölçüdür ki, yaklaşık olarak 34 cm. Kadardır.) yüksektir. Med Basra çöl yöresinin güneyinden yüz, ve batısından da yüz kilometre mesâfeye kadar uzayarak, havası gayet hoş bir yerdir. İlkbahar mevsimindeki manzarasında, geniş olan ovanın yeşil otlarla örtülmesi, yeşil bir denizi andırır. Mardin şehrinin bitişiğindeki kocaman kale, doğal kalelerdendir. Kalenin içinde burc ve kale eserleri, yüz kadar ev yıkıntısı, Hızır aleyhisselâmın yüce isimlerine nisbet edilen bir ziyâretgâh ve pek geniş su sarnıçları mevcuttur.

[3] Amid (Diyarbekir) şehrinin; Sur, Kale ve Ulu Camiindeki değerli kitâbeler hakkında İsviçreli müsteşrik (oryantalist) Mösyö Van Berkem tarafından ilmî ve tarihî büyük bir kitap yazılmıştır. 350’yi aşkın resim ve harita, kitâbe ve levhâyı içeren önemli bir yapıttır. Bu eser; benzersiz, gerçekten büyük ölçüde takdir edilmeye değer ise de, şu kadar ki; “Amid” kitâbeleri bundan daha fazladır. Bu kitabın bir nüshası, kütüphânemizde mevcuttur. Fakat Mardin’in gönül kapan yazıtlarına ilişkin henüz bir kitap yazıldığı, tarafımızdan işitilmemiştir.

[4] O cümleden olarak, büyük Türk fazıllarından olan; Mahmud Kâşgarî hazretlerinin H.464 (M.1072) senesinde yazmaya muvaffak oldukları; “Dîvân-ı Lüğâtü’t-Türk” bu türlü ender bulunan eserlerdendir. Temiz Türk kavminin bu kitapta olan şiirleri, atasözlerini, lügâtı ve benzeri eskilere ait yüce eserleri, dünyada hiç bir kitâbede henüz görülmemiştir. Bu kitap Dâhiliye Nâzır’ı Müzâhirî Tal’at Beyefendi hazretleri, lâyık olduğu büyük

önem oranında, millî onur ve haysiyet göz önüne alınarak gayet nefis bir tarzda; “Matbaa-i Âmirede baskısı yapılıp yayınlanmasına çaba harcamış, bir çok cildinin baskısı bitmiştir. İkinci ve üçüncü ciltlerin baskısı ise bitmek üzeredir.

Yorumlar

Bu web sitesi deneyiminizi geliştirmek için çerezleri kullanır. Bununla iyi olduğunuzu varsayacağız, ancak isterseniz vazgeçebilirsiniz. Kabul etmek Mesajları Oku