Dijital Medya Platformu
Banner Before Header

MÜSLÜMANLAR ASIRLAR BOYU LİMAN VE NEHİRLERİNİ NASIL KORUDULAR?-II-

0 5.036

MÜSLÜMANLAR ASIRLAR BOYU LİMAN VE NEHİRLERİNİ NASIL KORUDULAR?
-II-

Yusuf Metin Yardımcı

                Emevî ve Abbasiler, bu Meâsır’ın ekseriyetini Dicle Nehri üzerinde kurdular. İbn Rüsteh; “el-E’lâkü’n-Nefîse – Dünya Coğrafyası” adlı İslâm kültür havzasında te’lif edilmiş tüm zamanların en görkemli eserlerinden sayılan coğrafya ansiklopedisinde, Hicrî üçüncü yüzyılın sonlarında Bağdat ile Basra arasındaki yolu ve bu yollar arasındaki en önemli şehirleri, insanların rahat olduğu aşamaları şöyle anlatır:

                Sonunda el-Havânît adı verilen ve o zamanlar “el-Seyyâre” diye bilinen, nehir gemilerinin limanı olan bir bölge vardı.

               Denildi ki: “Bağdat’tan el-Medâin’e, el-Medâin‘den Deyre’l-Akûl‘a, oradan da Cerceraya… ve Sultan tarafından, el-Havânit (bir tür tekneler) sahipleri için Meâsır yapıldı.

               El-Me’sar denilen bu yer; Dicle‘nin bir tarafından iki geminin, diğer tarafından iki geminin çekilmesi şeklinde planlanarak inşâ edilmişti.

               Gemiler iki şeritte geçirilir, sonra gece geçmesinler diye Dicle genişliğinde kulûs (büyük halatlar) çekilerek uçları gemilere bağlanırdı.

               Tarih kitapları bizlere; gemilerin teftiş edilmeden, borçlu oldukları teminat alınmadan, ödenmesi gereken vergi veya ondalıklar tahakkuk edilmeden önce onların  geçişini engelleyen söz konusu, Meâsır veya zincirlerin çoğu hakkında, kıt da olsa önemli bilgiler vermiştir.

               Bu haberlerin bir kısmı; ilk Emevî halîfesi Muâviye bin Ebî Süfyân‘ın (ö.H.60) ve onun tarafından Vasit’te devâsa bir zincire sahip olan Sarîfîn Bölgesi’ne, görevle atadığı Irak vâlisi Ziyâd bin Abeye‘nin zamanına kadar uzanıyor.

               Kendisinden önce Me’sar vazifelisi olarak birisi tayin edilmişti. Bu emîr, görevli veya Me’sar elemanının ismi ise Mesrûk idi.

               Eshel bin Sehl er-Rezzâz el-Vâsıtî Bahşel’in, Târihu Vâsît’te aktardığına göre; bazı görgü tanıklarına şöyle demişti:

               Mesrûk ile beraberken; Vâsit’te gerilmiş olan zincirleri, içi hediyelerle dolu bir takım gemilerin, aşıp/geçerek Muâviye’ye doğru gittiğini gördüm.”

               Mesrûk, Vâsıt şehrinde Me’sar olarak görevini ifa ederken; haramlar konusunda iffetli, dürüst ve azimet gösterip titizlenen, yoldan geçen yükümlülüğe sahip kimselerden vergi ve Öşür almada tavizsiz davranarak onları bitkin bırakarak görevini layıkıyla yapan biriydi. Buna zaten tarihçi, Bahşel olarak tanınmış Vâsit Eslem b. Sehl el-Vâsıtî (ö. H.292) tanıklık ediyor..

               Bağdat‘ın kuzey ve güneyinde Dicle Nehri üzerinde, Meâsır yöneticilerinin yağma yapıp halkı soyduğu, hilekârların ortada dolaştığı, yönetimde zulmün revaç bulduğu bir dönem geldi.

               İbnü’l-Cevzî, durumu el-Muntazam’da şöyle anlatıyor:

               “Onlar yüzyıllarca Irakta hüküm sürmüş Abbâsiler zamanında, sıradan halkı katleden bir nevi soygunculardı. Bu, Hicrî 425 yılı olaylarında hırsız ve soyguncuların gece gündüz insanları sıkıştırmalarının (kompresyon) devam ettiğini, gittikçe  de yayıldığını ifade eder.

               el-Burcemi (hırsızların lideri); en yüce Me’sar yöneticisi olarak bölgeyi adeta esir alarak, her ay kendisine onar dinar para verilmesini  karar altına aldırdı. Hiç itirazsız bu duruma riayet edileceğine dair ahitleşilerek iki büyükçe geminin gelirini ona bıraktılar.”

                Emirler’in emiri Muhammed bin Râik, Abbâsî halifeliğinin Hicrî dördüncü yüzyılının ilk yarısında zayıflaması sırasında iktidara geldiğinde, halka çok ağır vergiler koydu.

                Bağdat’ta el-Meâsır’ı îkâ eden odur ve Ebû Alî Ahmed b. Muhammed Miskeveyh‘in “Tecâribu’l-Umem – Ulusların Deneyimleri”nde bahsettiği gibi vaz’ edilen bu vergiler, ondan önce hiçbir yerde duyulmamıştı.

                İnsanların el-Meâsır veya diğer bir söyleyişle el-MeâsÎr kurumları üzerinden şantaja uğraması, yönetim otoritelerinin zayıf olduğu zamanlarda dikkate değer bir fenomen haline gelmişti.

               Sözünü ettiğimiz Meâsîr kurumlarındaki yöneticiler, halkın zayıf ve muhtaç oluşlarından dolayı bundan yararlanıyor, onlara şantaj yapıp sömürerek,  haram mal elde edip gayelerine erişmek istiyorlardı.

                Bunların arasında İbnü’l-Hârûnî adında bir adam vardı. İbnü’l-Cevzî, Hicri 530 yılı olaylarını “el-Muntazam” isimli tarih eserinde anlatırken, bu adamdan da söz ediyor. Onun gerek seçkin sınıfa, gerek halka yaptığı zulümlerin,  Sultan İmâdeddîn Zengi’nin kendisi hakkında Abbâsî halîfesi, Râşid Billâh‘a şikayette bulunana kadar sürdüğünü anlatıyor.

               Zengi, onun Dicle Nehri üzerinde adaletsizlik ve yolsuzluklarının artması nedeniyle öldürülmesini istedi.

               İbnü’l-Cevzî şöyle diyor: “Sonra vali Ebî’l-Kerem’e onu öldürmek için emir verildi. Böylelikle İbnü’l-Hârunî, er-Rehba’da halkın gözleri önünde bodur bir ağaca asılarak infaz edildi.

               Gece karanlık düştüğünde ailesinin, cesedini bulunduğu yerden alarak gereğini yapmasına izin verdiler.

               Ondan geriye kalan para, mobilya, altın ve gümüş kaplar harika bir şeydi.

                Parasından iki yüz binlik bir meblağ halifeye ulaştı. Ayrıca hâkim ve tüccarlarda da yüklüce mevduatı vardı.”

                Görünüşe göre; Meâsır denen yöneticilerinin adaletsizlikleri yayılarak şiddetli hâle gelmişti.

                Hattâ şâir ve Abbâsî emîri Ebâ el-Abbas Abdullâh bin el-Mu’tez (ö. H.296) bazı recezlerinde* şöyle der:

               Ve kâne fî Diclete elf Me’sar,

               Lem yeunhâ illâ cenâhun tâir!

               Yucibûne kullü mukbilin ve müdebbir,

               Mucêhirîne bi’l feâili’l münker!

               Kem tâcira râveğahüm bi zevrakihi,

               Feeğmedû suyûfehum fî mefrakıhi!

               [Ve Dicle’de bin Me’sar vardı,

               İfâdesi şuydu ancak; kuş kanadı!

               Her ikballi ve müdebbir olana icâbet ediyorlar,

               Münkeri işleyenler, yüksek sesle halka söylüyorlar!

               Kaç tâcir teknesiyle onlardan kazık yedi,

               Kavşakta kılıçları kılıfına koyup gizledi!?]

               İslâm ve Rûm deniz limanlarında son derece sanatkârâne ve sağlam olarak yapılmış kilitlerin yerleştirilmiş bulunduğu bu devasa Meâsır veya zincirlerin çokluğuyla ünlüydü.

               Zincirlerin uçlarına yerleştirilen mukavemeti yüksek kilitler, gerektiğinde açılıp kapanabilecek özellikteydi.

               Bahsettiğimiz zincirler şehirlerdeki iç sur, kale ve kulelerin sağladığı korumanın aynısını sağlıyordu. Limana bir gemi girecekse, zincir suya batıncaya kadar kilidin yan tarafından gevşetilir, geminin üzerinden geçmesinin ardından zincir tekrar gerilirdi.

                Bu zincirler veya Meâsır’dan belki de en şöhreti yaygın olanı, Emevî devleti döneminden başlayıp Osmanlı dönemine kadar Müslümanların saldırılarına karşı Bizans başkentini sekiz asırdan fazla savunan Konstantinopolis haliç zinciridir.

               Osmanlılar; Fatih Sultan Mehmet önderliğinde, Osmanlı gemilerini söküp karadan, deve ve diğer hayvanlara çektirip, bu zincir engelini aşıp, bypass etmeye karar verene kadar etkili olamamışlardı.

               Konstantinopolis’in, kara ve denizden kuşatılıp surlarının yıkılmasında son söz, Osmanlıların cihâna gösterdiği, eşsiz askerî taktiktir.

Böylelikle haftalarca süren acı muhasara bitmiş,  yüzyıllarca devam eden başarısız kuşatma girişimleri ise son bulmuştur.

               Nil‘in doğu kıyısı ve Akdeniz‘in kuzeyinde yer alan Dimyat şehri, Nil‘in eni boyunca diğer kıyısındaki Zincirli Kule’den başlayarak Dimyat‘ın kendi bulunduğu yere kadar gerilen büyük bir zincirle Nil‘i koruyordu.

               İşte bu zincir, beşinci Haçlı Seferi sırasında (H.615-617) Haçlıların Mısır’a geçişini engellemiştir.

                Kısaca İbn Vâsıl el-Hamevî diye bilinen, Ebû Abdillâh Cemâlüddîn Muhammed b. Sâlim b. Nasrallâh et-Temîmî el-Hamevî eş-Şâfiî; “Müferricü’l-Kürûb fî Ahbâri Benî Eyyûb” adlı tarih eserinde durumu şöyle anlatıyor:

                Frenkler’in konuşlandıkları yer olan Dimyat’ın batısındaki Gize (el-Cîze), Dimyat anakarasıyla Nil Nehri arasındaydı. Tekneleri, Zincirli Kule’den Dimyat‘a uzanan sağlam zincir nedeniyle Nil Irmağı’na giremediler.”

               Haçlı muhasarası iki yıl boyunca Eyyûbî‘lerin şiddetli direnişiyle karşılık buldu. Dimyat’taki bu Me’sar ya da diğer bir ifadeyle söyleyecek olursak gerili olan Zincir, Mısır’a karşı yapılmış olan beşinci Haçlı Seferi’nin başarısızlıkla sonuçlanmasına yol açmıştı.

               Meâsır adı verilen bu önleme sistemi; Trablus, Lazkiye, Süveyş ve İskenderiye gibi İslâm Coğrafyası’nın önemli limanlarında bulunuyordu.

               İskenderiye Limanı’nın kulelerinden biri olan Zincirli Kule, İslâmî Çağ, hatta erken modern çağda bile bize bu hakikati göstermektedir.

                Bu sayede asırlar boyu el-Meâsır – المآصر;nehir ve deniz şehirlerine büyük güvenlik ve ekonomik hizmetler sağlamıştır.

                …………………………..

               *[Recez: Aruz sisteminde bir bahir adıdır. (Sade özel bir bahirdir ki; her mısrâı dört kere müstef‘ilün”den teşekkül eder. Lugat-i Naci رجز maddesi)]

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Bu web sitesi deneyiminizi geliştirmek için çerezleri kullanır. Bununla iyi olduğunuzu varsayacağız, ancak isterseniz vazgeçebilirsiniz. Kabul etmek Mesajları Oku