Dijital Medya Platformu
Banner Before Header

SİYÂHÎLERİN İSLÂM TARİHİNE KATKISI!-10-

0 5.428

SİYÂHÎLERİN İSLÂM TARİHİNE KATKISI!-10-

Yusuf Metin Yardımcı


             Câhiz
‘in Risâle’sinden üç yüzyıldan çok sonra, İmâm İbnü’l Cevzî (ö.h.597/M.1201) gelerek, özel bir amaç için ‘Tenvîru’l-Ğabeşi fî Fadli’s-Sûdân ve’l-Habeş’ kitabını yazdı.

             Yazar bunu şöyle açıklıyor:

             “Habeşlilerden bir grup iyi insanının renklerinin siyah olması nedeniyle kalplerinin kırık olduğunu gördüm. Bu yüzden onlara, itibârın güzel sûretlerde değil hayırseverlikten kaynaklandığını söyledim. Böylelikle bu kitabı daha çok Habeş ve Sûdânî’lerin yaradılış faziletlerini gözeterek yazdım.”

             Yazara yani Bağdat‘ın en ünlü vaizlerinden biri olan İbnü’l-Cevzi’ye göre; İslâmî kriterlere uyulması şartıyla, faziletli olmanın ölçüsü, Yüce Allah’ın sorumlu tuttuğu sâlih ameldir.

             Dolayısıyla her cinsiyetten bireyler ve ırklar arasında fazilet yarışına çıkma, bir âhirete atıfta bulunma meselesidir. Bu dünyayla da hiçbir ilgisi yoktur.

             Bu ahlâkî ifade; ister Yunan, ister Fars, ister Roma, ister o zamanki Arap gerçekliği olsun, büyük bir insânî sıçramayı ve İslâmi çağrıyı çevreleyen kültürel esâretten kurtuluşu temsil ediyor.

             Cins ve etnisiteleri dönüştüren, eşitlik, adâlet ve insaf değerlerini temsil eden sağlam bölümler geliştirdi.

             İmâm İbnü’l-Cevzî, insanlar arasındaki farklılaşmayı, bu dünyadan diğerine aktaran bu felsefeyi destekleyen birçok Nebevî söze (hadis) atıfta bulundu.

             Yazar; ayrıca bu konudaki tartışmanın kapsamını genişletmeye çalıştı. Bu yüzden fenomeni; insan farklılaşmasından, siyah rengin varlığının kozmik ve varoluşsal anlamlarına aktardı. Sonra tarihsel anlamında doğru olmayabilecek, ancak değerler bazında doğru olan bir anlatı oluşturdu.

             Ancak bunu yaparken, İslâm‘ın eşitlik ve adâlet hususunda önerdiği prensipleri destekleyip, harekete geçirmek kaydıyla..

             Yazar, insanlar arasındaki renk çeşitliliğini; nesnel bir nedene, yani her milletin yaşadığı coğrafî çevrenin tabiatına, kardeşliğin teyidi ve tüm insan ırklarının ortak olduğu müşterek bir insan kökeninin deliline bağladı.

             TOPLULUĞUN FAZİLETLERİ

             İbnü’l-Cevzî, kitabının V. Bölümünde siyâhîlerin karakterini özetleyerek, el-Câhiz‘in söylediklerini yeniden ifade ederken, Sûdânlılar’ın tabiatında toplanan faziletler hakkında şunları söyler:

             “Beden ve kalp kuvvetinin sonucunda meydana gelen yüksek bir cesâret!. Habeşli denilince, bu insana bol cömertliği hatırlatır. Huy güzelliği ve eza vermeyen bir kişiliği akla getirir. Güldüğünde görülen güzel dişler ve harika dudaklar.. Ayrıca hitap ettiği zaman ifade kolaylığıyla tatlı tatlı konuşmayı anımsatır.”

             Hayatın estetiği ve çeşitliliği ele alındığında, tabiatta siyahın varlığına anlam kazandıran zekice bir düşünceyi, altıncı bölümden nazarı dikkate sunuyorum:

             “Siyah rengin kendi doğasında var olan söz konusu olan erdemlerden bazıları şunlardır;

             ‘Gözün karalığı’ ki o bakışın/nazarın yeridir.

             Organların en şereflisi olan ‘karaciğerin siyahlığı’

             ‘İnsanın güzelliğinin tacı’ olan saç siyahlığı.”

             Müellifimiz bu tanımlamalardan sonra sohbeti; “Hacerü’l-Esved”in dinî sembolizmini kullanarak, bitki ve taşlardaki “karalığın” dünyasına taşır.

             İbnü’l-Cevzî, siyâhî ulusların yerlerinden, mükerrem ve  büyük bir ülke olan Habeşistan beldelerinden söz eder.

             Mekke’deki müşrik halkın zulmünden korunmak için mazlum durumda olan ilk Müslümanlar, Hz. Peygamber‘in Habeşistan‘a göç izni vermesiyle oraya gittiler.

             Resûlullâh (sas)’ın; “Ülkesindeki insanlara zulmetmeyen bir kral var, bu yüzden Allâh sizi içinde bulunduğunuz durumdan kurtarana kadar orada kendinizi koruma altına alın” şeklindeki emrine atıfta bulunarak, bu hicreti gerçekleştirdiklerini de kaydeder.

             Nitekim İslâm tarihinde, kadîm Araplar’ın bakış açısıyla, “siyâhî rengin anavatanı” olarak bilinen Habeşistan ile olan iyi ilişkiler; Habeşistan beldeleri ve kralı üzerinde, dolayısıyla çoğunluğunun siyahlara yönelik görüşlerinde olumlu bir izlenim bırakmıştır.

             İbnü’l-Cevzî‘nin açıklamalarına göre; aslında beyaz Araplar, erdemleri kendilerinde toplayanlar değil, aksine bunun ilki, bu konuda onlarla yarışan kimseler, Habeşistan halkından olan insan ve renklerdir.

             Müslümanları zorla kendilerine teslim etmeleri için Mekke’den kendisine elçi olarak gönderilen Abdullâh bin Ebî Rebîa el-Mahzûmî ve Amr İbnü’l-Âs gibileriyle girdiği diyalogla iyilik ve cömertlikte onları aştığını kanıtlamıştır.

             Necâşî (negus) savunmasızları teslim etmeyi reddederek şöyle demişti:

             –Onları size teslim etmiyorum.., Bana ulaşmak için ülkeme geldiler ve beni başkalarına tercih ettiler. Tâ ki onları arayana ve bu ikisinin kendileri hakkında ne söylediklerini sorana kadar. İddia ettikleri gibi olsalardı onları teslim eder, Mekke halkına geri gönderirdim.”

             Müslümanların Habeşistan‘da ikâmet ettikleri zamanlara ait anılar, Müslümanların anlatılarında aksatılmadan süregelmiştir. Peygamberimiz (sas) onların yaşadıkları nadir olayları (anekdotlarını) duymak isteyerek, oradan dönen muhacirlere şöyle seslenmişti:

             “Habeşistan’da gördüğünüz ilginç şeyleri bana anlatmayacak mısınız?” (Sahih-i İbn Mâce).

             Aynı şekilde Hz. Nebî (sas)’yi Necâşi’ye bağlayan özel ilişkiyi ve onların karşılıklı mesajlaşmasını, Hz. Peygamber (sas) kendisine kitabı/Kur’ânı tebliğ ettiğinde Müslüman olmasını gözden kaçırmak mümkün değildir.

             Ki o “Resûlullâh’ın kitabını alıp gözlerinin üstüne koydu, yatağından kalktı ve alçakgönüllülükle yere oturdu.”

             Nitekim Negus, Ümmü Habîbe bint-i Ebî Süfyan’ı (ö. H.44/M.664) Peygamber efendimiz (sas)’e dünürlük edip nişanladı.

             Bu hanım İslâm‘dan dönerek (irtidat edip) Hristiyan olan ve orada öldüğü söylenen eşi Ubeydullâh bin Cahş el-Esedî (ö. yaklaşık H.6/M.627) ile birlikte Habeşistan‘a göç etmişti.

             Peygamberimiz (sas) evlenmek için onu Negus‘tan istemiş, o da mehir/çeyizini ödeyerek hazırlayıp kendisine göndermiştir.

             İbnü’l-Cevzî‘nin Kurân-ı Kerim‘de adı geçen كِفْلَيْنِ = İki pay (Bknz. Hadîd:28)ve مِشْكٰوةٍ =Kandil (Bknz.Nûr:35) gibi, Habeşistan dilinde iyi bilinen bazı ifadelerden alıntı yapması ilginçtir.

             Habeş dilinde طٰهٰۜ – (Bknz.Tâ-Hâ:1)”nın şu anlama geldiğine işaret eder: “Söyle, ey ​​adam!”

             Ve اَوَّاهٌ = Çok içli (Bknz.Hûd:75) onların dilinde “Mü’min” demektir.

             Gerçek şu ki, bu Kur’ân fenomeni, es-Suyûtî’nin; “el-İtkân fî Ulûmi’l-Kur’ân” adlı eserinde bahsettiği önemli bir olgunun parçasıdır.

             İbnü’n-Nakîb el-Makdisî de kendi Tefsirinde durumu şöyle izah ediyor (ö. H.698/M.1298):

             “Kur’ân’ın Yüce Allah’ın nâzil buyurduğu diğer kitaplarına göre farklı olan özelliklerinden biri; vahy edildiği kavmin dilinde inzâl edilmiş olmasıdır. Başkalarının dilinde inmedi.

             [Biz onu, akıl erdiresiniz diye Arapça bir Kur’an olarak indirdik. (Yûsuf:2)]

             Kur’ân, Arapların tüm lügâtlarını (dil, kelime) içeriyordu. İçinde Roma, Fars ve Habeşliler gibi diğerlerinin dillerinden de pek çok şey ortaya çıktı.”

             Belki de bundaki gaye, Kurân‘ın mesajını ve İslâm’ın evrenselliğini, birliği engelleyen herhangi bir dil veya renk ayrıcalığından kurtarmaktır.

             Ancak milletler arasındaki bu İslâmî müşterek yapı, dilsel bir ortaklıktan ziyade, vazifelerde uyulması gereken bir durumdur

* * *

Yorumlar

Bu web sitesi deneyiminizi geliştirmek için çerezleri kullanır. Bununla iyi olduğunuzu varsayacağız, ancak isterseniz vazgeçebilirsiniz. Kabul etmek Mesajları Oku