Dijital Medya Platformu
Banner Before Header

SİYÂHÎLERİN İSLÂM TARİHİNE KATKISI!-3-

0 5.104

     

SİYÂHÎLERİN İSLÂM TARİHİNE KATKISI!-3-

Yusuf Metin Yardımcı

 

               Bunların arasında Resûlullâh (sas)’ın; savaşta öldürüldüğü gün hakkında şunları söylediği sahâbe Culeybîb de var:

              “Yedi kişiyi öldürdü sonra öldürüldü. Bu yatan benden,  ben de ondanım. Bu yatan benden, ben de ondanım.” (Sahih-i Buhâri)

              Ayrıca Muhâcire önderlik eden Ebû Huzeyfe‘nin (ö. H.12) kölesi,  sahâbenin fakîhlerinden olan Sâlim‘i de zikredebiliriz. “Zira o Mekke’den Medine’ye geldiğinde onları okutuyordu.”

              Sahâbelerin erdemlilerinden bahsederken, onların ön saflarında Ümmü Eymen el-Habeşiyye geliyor. (Osman bin Affân‘ın hilâfeti esnâsında vefat etti.)

              Resûlullâh (sas)’ın dadı/mürebbiyesi olup, renginin siyahlığını miras bıraktığı Üsâme bin Zeyd (ö. H.54)’in de annesidir.

              O ki; Resûl-i Ekrem (sas)’in vefatından sonra iki halife Ebûbekir (ö. H.13) ve Ömer‘in ziyaret ettiği kişidir. Onların önünde ağlayarak şöyle demişti:

              “–Bize semâdan vahyin kopup/kesilmesine ağlıyorum.”

              ŞÂN VE ŞEREF VAR!

              Siyâhîlerin; tarih sahnesine çok büyük bir çıkış yaparak görünmeleri, öncül bir çizgiyi de temsil ediyordu.

              Siyahî güçlerin; İslâm medeniyetinin tam merkezinde yer aldığı bu çizgiyi, İslâm’da olduğu kadar bu güzel ve saf rengin varlığının değerini, hiçbir uygarlık layıkıyla bilememiştir.

              Siyah tenli sahâbenin liyâkati; – cihat, bilgi ve edebiyat alanındaki becerileri yoluyla – sosyal, kültürel ve bilişsel egemenlik araçlarını elde etmek için, takipçilerinin nesillerinden ve onlardan sonraki büyük bir köle ve mevâli grubu üzerinde yüksek bir tesire sahip oldu.

              Bilim; yeni Müslüman topluluk için tatmin edici bir denge unsuru, liderlik kalelerini çevreleyen dinamik bir merdivendi.

              İşe bu zaviyeden baktığımızda; İslâm kültürünün en ünlü bilgi ve düşünce adamlarından biri, Yezîd bin Ebî Habib en-Nûbî ((ö. H.128/M.745)’dir.

              ez-Zehebî  telif ettiği, “Târîhü’l-İslâm (İslâm Tarihi)”  adlı eserinde onu şöyle tavsif ediyor:

              “O bayraklardan (büyük âlimlerden) biri… ve Habeşistanlı bir siyahtı …, Ve Mısır halkının Müftüsü … Yumuşak huylu, tatlı ve âkil bir kimseydi.”

              Tarih kitapları; Yezîd en-Nûbî’nin Mısır‘ın rûh ikliminde büyük bir devrim yaptığını ve Mısır halkının bilimsel çıkarları doğrultusunda, kıymete medar bir bilişsel değişim yarattığından bahseder.

              İnsanların düzensiz bilgilerini; akıl ve sağlam bilime doğru sürükleyerek, yaygın olan tuhaf hikâyelerden, saçma sapan anlatımlardan ve tarihin sonunun ne olacağı yolundaki öyküleri seven eski kültürlerin etkisinden kurtararak, bilimsel rûhu aşılamıştı.

              Yani Yezîd en-Nûbi; “Mısır’da helâl ve harâm olan, fıkıh ve içtihatla alakalı bilgi ve meselelerin gerçeğini gösterip/öğreten ilk kişiydi. Kendisinden önce terğîb (rağbet ettirici, teşvik edici söz), melâhim ve fitenden oldukça fazla bahsediyorlardı.” [Konumuz ‘Fiten ve Melâhim’ olmadığından ayrıntılı bilgi, ilgili İslâmî eserlerden öğrenilebilir.]

              Birçok müellif, bu uyduruk söylemlerin büyük bir bölümünü; Kâ‘b el-Ahbâr, Temîm ed-Dârî ve Vehb b. Münebbih gibi Yahudi veya Hristiyan iken Müslüman olan, eski dinlerindeki efsane ve masalları İslâmdanmış gibi anlatan kişilere dayandırmaktadır.

              Mısır‘da bir grup önemli âlim, onun elinden mezûn oldu. Bunların en önemlileri arasında muhaddis Abdullâh bin Lehîa (ö. H.174/M.790) ve Mısır‘ın büyük imâm ve en ünlü müftüsü Leys bin Sa’d (ö. H.175/M.791)’dır.

              Yezîd hakkında şöyle derdi: “O bizim hocamız ve efendimizdir.”

              İmâm el-Leys gibi yüksek rütbeli bir adamın, bu çok önemli onursal ünvânını bir kez daha düşünüp/taşınarak, konunun değerini anlayalım.

              Yezîd en-Nûbi ayrıca Mısırlıların Emevîlerin yönetimi konusundaki tavrında siyâsî bir karar vererek, yeni devletin (yani Emevîlerin) dostluğunu kazandı.

              Zehebî‘nin kendisinden aktardığına göre; bu dönüşümü bize anlatması için, sözü Yezîd’e bırakalım: “Babam Dongola halkındandı (bugün Sudan’da bulunan bir yer). Mısır’da büyüdüm, Alevîliğe bağlılarken onları -halife- Osmanî yaptım.”

              Emevîlerin Yezid‘e olan bu sevgi ve eğilimine rağmen, Emevî hükümdarlığı Mısır üzerindeki katılığı ile biliniyordu.

              Öğrencisi İbn Lehîa bize onunla ilgili şöyle bir olay anlatır:

              “Yezid bin Ebî Habib hastalandığında Mısır emîri Havsera bin Süheyl (el-Bêhilî, H. 132’de öldü) onu ziyârete geldi.

              Dedi ki:

              –Ey Ebâ Recâ! Üzerinde pirelerin kanı olan bir elbise ile namaz kılmaya ne dersiniz?

              Yezîd yüzünü çevirerek onunla konuşmadı.

              Emîr Havsera bu yüzden kalkıp Yezid’e baktı. Bunun üzerine Yezîd en-Nûbî dedi ki:

              –Her gün insanları öldürüyorsun ve gelmiş bana pirelerin kanını soruyorsun.”

              O iktidar ve nüfûza sahip olanlara karşı bile; güç ve etkiye sahip olsalar da, âlimlerin statüsünün yüceliğine, ilmin mehâbet ve prestijine bağlı kalarak, büyük bir mazhariyet kazanmıştı.

              Ayrıca “Ömer bin Abdülaziz (ö. H.101/M.719)’in Mısır‘da fetva yetkisi verdiği üç kişiden biriydi.”

              Bir gün Emevî valisi Abdülaziz bin Mervan, (ö.H. 85/M.704) oğlu Ziyâd’ı ona göndererek dedi ki:

              “–Size ilmî konulardan bir şeyler sormak istiyorum.

              Ziyâd da denileni yaparak, Yezid’i babasına gönderdi. Yezîd en-Nûbi sözünü validen sakınmayarak:

              –Belki de beni özledin(!) Senin bana gelmen senin için süs ve güzellik, benim sana gelmem ise senin için utanç ve ayıptır” dedi.

              ÜMMETİN İMAMLIĞI

              Yezîd; makalenin başlarında adı geçen Atâ bin Ebî Rebah‘ın yaptıklarıyla eş değerde, ilmî statünün  koruyucusu olup, sultaya (otorite) sahip olanların kibirli davranışlarına karşı koyma ağırlılığını omuzlarında taşıma hususunda, sanki aynı sudan içmişler gibi benzerlik taşıyorlardı.

              Atâ simsiyahtı ve bu, İmam Ebû’l-Hasen el-İclî (ö.261/875)’nin onu; “Ma’rifetü’s-Sikât” kitabında bahsettiği gibi övüp yüceltmesini engellemedi. Kendisi zamanında Mekke halkının müftüsüydü.

              ez-Zehebî onu  “Siyer”inde; “Şeyhü’l-İslâm Harem (Mescid-i Harâm) Müftüsü” olarak tanımlıyor.

 

Yorumlar

Bu web sitesi deneyiminizi geliştirmek için çerezleri kullanır. Bununla iyi olduğunuzu varsayacağız, ancak isterseniz vazgeçebilirsiniz. Kabul etmek Mesajları Oku